DAİMA DOST KALIN!

Yaşam 01.11.2026 - 15:11, Güncelleme: 01.11.2026 - 15:11 22 kez okundu.
 

DAİMA DOST KALIN!

Hasan Amca’yla Herten’deki bir Türk çayevinde karşılaştım. Bastonuna dayanmış çayını içiyordu. Saçı sakalı ağarmış, beli bükülmüştü. Yılların yorgunluğu üzerine çökmüştü. İkide bir öksürüyordu.

Bahattin Gemici-“Bu maden ocağı bizi yedi bitirdi,” diye söylendi. “Ciğerlerimiz kömür tozu soludu.”      Garsona seslenip bir çay söyledi.      “Nerelerdesin? Epeydir görüşemedik,” dedim.      “Memleketten çocuklarımı, torunlarımı görmek için geldim. Sağlık kontrollerimi de yaptırıyorum. Bir iki hafta sonra döneceğim.”      “Gelmişken biraz kal,” dedim. “Almanya’yı özlemişsindir.”      “Artık yeter!ˮ dedi. “Burada yeterince çalıştım. Bundan sonra Zonguldak’ta yaşayacağım. Eş dost çok, arkadaşlarım var. Birlikte sohbet ediyor, güzel vakit geçiriyoruz.”      Hasan Amca ilk kuşak işçilerdendi. Onun anılarını dinlemek istedim.      “Yaşadıklarını anlatır mısın?ˮ dedim      Derin bir ah çekti. Geçmiş yıllar gözünün önünden bir film şeridi gibi akıp geçti.      “Hangi birini anlatayım?”      “En başından başla!ˮ      Çayından bir yudum aldı. Öksürdü.      “Yol yordam bilmeden, dil bilmeden geldik bu ellere. Memlekette iş yoktu. Çoluk çocuk bizden ekmek bekliyordu,” diye söze başladı.      “Altmışlı yıllarda Almanya işçi almaya başlamıştı. Şansımı deneyecektim. Alman markının değeri yüksekti. İş neredeyse biz oraya gidecektik. Evraklarımı hazırlayıp İş ve İşçi Bulma Kurumuna yazıldım. Aylar sonra bir mektup geldi. Hemen İşçi Alım Merkezine gittim. Alman doktorlarının sağlık kontrolünden geçtim. Sağlam, güçlü kuvvetli insanları seçmişlerdi. Ben de onlar arasındaydım.      Eve gidip bavulumu hazırladım. Eşim ve çocuklarımla vedalaşıp belirtilen günde İstanbul Sirkeci Garı’nda trene bindim. Ortalık ana baba günüydü. Tren acı, uzun uzun düdük çalarak hareket etti. O anda mendiller sallanmaya başladı. Ağlaşanlar vardı. İnsanlarını tanımadığımız, dilini bilmediğimiz yabancı bir ülkeye gidiyorduk.      Önümüzde uzun bir yolculuk vardı. Trende, benimle aynı şehre gitmek isteyen arkadaşlarla tanıştım. Çoğumuz ilkokulu bitirmiş, köylerde ve küçük kasabalarda çiftçilik ya da çobanlık yapmıştık. Aramızda hiç okula gitmemiş olanlar da vardı. Daha önce madencilik yapmış olanlarımız ise çok azdı.      Birçok ülkeden geçip Almanya topraklarına girdik. Gökyüzü gri bulutlarla kaplıydı. Etraf alabildiğine yeşil ve sisliydi. Evlerin çoğu iki katlıydı, çatılarının dik olması dikkatimizi çekmişti.      Essen istasyonunda trenden indik. Şaşkın şaşkın etrafa bakıyorduk. Heyecanlıydık. Neyse ki Alman görevliler, Türkçe yazılmış bir pankartla bizi karşıladılar. Ellerindeki listeden isimlerimizi okudular. Yaklaşık elli kişiydik. Bir otobüse bindik. Kısa bir yolculuktan sonra büyük bir salona girdik.      Ewald Maden Ocağı’nın müdürü bir konuşma yaptı. Bir çevirmen, müdürün konuşmasını Türkçe anlatıyordu. Müdür, ‘Almanya’ya hoş geldiniz. Bundan sonra birlikte çalışacağız. Hepinize afiyet olsun,’ deyince hepimiz alkışladık.      Mutfaktan mis gibi pirzola kokuları geliyordu. Hepimiz kurt gibi acıkmıştık. İlk kez Alman ekmeği yiyecektik. Garsonlar servis yapmaya başladı. Büyük tabaklarda nar gibi kızarmış pirzolaların yanında patates ve sebzeler vardı.      Tam yemeğe başlamıştık ki bir ses yükseldi:      ‘Arkadaşlar, bu domuz eti! Sakın yemeyin!’      O anda hepimiz çatal bıçakları bıraktık. Alman yetkililer şaşkınlık içindeydi.      Bizim domuz eti yemediğimizi hesaba katmamışlardı.      O akşam ekmek yiyerek karnımızı doyurduk. Ardından bizi kalacağımız işçi yurduna (Heim) götürdüler. Yatacağımız odaları gösterdiler.      Ertesi sabah maden ocağına gittik. Başında sarı baret taşıyan işletme müdürü kısa bir konuşma yapıp ‘Glückauf - İyi şanslar!̕ dedi. Bunun bir madenci selamı olduğunu öğrendik. İki hafta eğitim gördükten sonra madene indik, kazma ve küreği elimize alıp işe başladık.    Alman ustalar yanımıza geliyor, bir süre baktıktan sonra, ‘Türkisch Kollege, gut Kollege! (Türk arkadaş- İyi arkadaş!)’ deyip gidiyorlardı. Yüz ifadelerinden çalışmamızdan memnun olduklarını anlıyor, daha gayretli çalışıyorduk.      Sonraki günlerde ‘Du kommen. Du gehen. Du arbeiten. Du schnell’ (Sen gel. Sen çalış. Sen git. Sen çabuk!) demeyi öğrendik. Alman işçilerle işaretle anlaşıyorduk. Bazen bize söylenen her sözü anlamadığımız hâlde ‘Ja, ja!- Evet, evet!’ diyorduk. Bu yüzden başımıza türlü işler geliyordu. Keşke bizi ilk aylarda işe değil de dil kurslarına gönderselerdi.      İş sonrası Alman işçilerinin duşun altına çırılçıplak girmeleri bizi çok şaşırtmıştı. Biz de onlara uyduk. Başka türlü temizlenmek mümkün değildi.      İlerleyen aylarda madende meydana gelen bir iş kazası hepimizi derin bir üzüntüye boğdu. Bir yurttaşımızın başına düşen taş, onun hayatına son verdi. Yabancı bir ülkede, ekmek parası uğruna hayatını kaybetmek çok acıydı. İki arkadaşımla birlikte cenazeyi Türkiye’ye götürerek ailesine teslim ettik.      İşten çıkınca yurda, oradan işe gidiyorduk. Hafta sonları gruplar hâlinde çarşıya çıkıyorduk. Bir gün Recklinghausen çarşısında yalnız dolaşıyordum. Konuşacak bir insan bulamadım. Oradan geçen bir Türk’ü görünce ‘Hemşerim!’ deyip seslendim. Birbirimize sarıldık. O gün bugündür onunla arkadaşlığım devam ediyor.      Birahanelerde Almanlar bize iyi davranıyor, karşılıklı bira ısmarlıyorduk. Karnavallara, eğlencelere katılıyor, dans ediyor, bu yolla arkadaşlıklar kuruyorduk. Yol ve adres sorduğumuz Almanlar bize yardımcı oluyordu. Bize “Gastarbeiter”, yani misafir işçi, diyorlardı. Bu tanıma şaşırıyor, “Hiç misafir çalışır mı?” deyip gülüyorduk.      Kaldığımız yurtta yüze yakın işçiydik. Her odada dört yatak vardı. Buradaki yaşam  bize askerlik günlerimizi anımsatıyordu. Mutfağı ortak kullanıyorduk. Herkes sırayla ocağın başına geçiyor, yemeğini pişiriyordu. İlk haftalar çok acemilik çektik. Zamanla makarna, pilav, fasulye pişirmeyi öğrendik.      O zamanlar henüz camiler yoktu. Yurdun boş bir odasına halı seriyor ve namazımızı orada kılıyorduk.      Yatağa yattığımda üzerime bir yalnızlık çöküyordu. Karımı ve çocuklarımı düşünüyor, onları özlüyordum.ˮ      Sözün burasında araya girdim:      “Ben yıllar sonra sizin kaldığınız Roonstraße’deki işçi yurduna gitmiş, yurttaşlarımızla sohbet etmiştim. Bir arkadaş saz çalıyor, yanık türküler söylüyordu. Sigaralar yakılmış, bira ve rakı şişeleri açılmıştı. Herkes efkâr dağıtıyordu.”      “Hatırlıyorum,” dedi. “Bizi bir toplantıya da davet etmiştin ama gelemedik. İşçi yurdunda hepimiz bir aile gibiydik. Sıla hasreti çekiyor, kendimizi türkülerle avutuyorduk. Bir an önce memlekete gitmek, sevdiklerimize kavuşmak istiyorduk. Günler, aylar bir türlü geçmek bilmiyordu. O zamanlar Türkiye’de hiçbirimizin evinde telefon yoktu. Herkes mektup yazar, gelecek cevabı dört gözle beklerdi. Ben  yatağa yatınca karımdan gelen mektupları defalarca okurdum. Çocuklarımın mektuba çizdikleri ellerinin resmine uzun uzun bakar, iç çekerdim.      Üç vardiya çalışıyorduk. Bazıları uykuya dalarken diğerleri işe gidiyordu. Gürültüden doğru dürüst uyuyamıyorduk. Beş altı yıl dişimizi sıkacak, her türlü zorluğa katlanacaktık. Cefa çekmeden sefa sürülmezdi. Yeşil markları biriktirip memlekette ev, bağ bahçe alacaktık.      Ay sonlarında maaşlarımızı alınca yüzümüz gülüyordu. Markların Türk lirası karşılığı epey yüksekti.      Yirmili, otuzlu yaşlardaydık. Hafta sonları birahanelere takılır, bira ve Asbach içerdik. Bazı arkadaşlar Alman kızlarını tavlıyor, kazandıkları paraları onlarla harcıyorlardı. Tanıdığım birkaç kişi Türkiye’deki karısını, çocuklarını bırakıp Alman kadınlarla birlikte yaşamaya başlamıştı.      Ben çoluk çocuğumu düşünüyor, her ay aileme para gönderiyordum. Karım yazdığı mektupta çocuklara ayakkabı ve yeni elbise aldığını söyleyince mutluluktan uçuyordum. Onların okuması, iyi bir meslek sahibi olmaları tek dileğimdi.      Bir yıl çalıştıktan sonra takım elbise giyip kravat taktım. Bu, benim ilk uçak yolculuğumdu. Eve varınca dünyalar benim oldu. Evde bir çığlık koptu. Annem, babam, eşim, çocuklarım ve ben birbirimize sarıldık. Birbirimizi çok özlemiştik. Bavulu açıp hediyeleri birer birer dağıttım. Getirdiğim çikolatalar ve oyuncaklar çocuklarımı çok sevindirmişti.      Hemen eve telefon bağlattım. Koltuk, buzdolabı, radyo ve teyp aldım. Bize gelen komşularımız eşyalarımıza bakıp, “Almanya’ya gittiniz de kendinizi kurtardınız!” derlerdi. Karım ve çocuklarım bana, “Bizi buralarda yalnız bırakma!” diye yalvarıyorlardı. Haklıydılar. Ne yapıp edip onları yanıma alacaktım.      Biz Türkler için Almanya’da kiralık ev bulmak çok zordu. Güçlükle eski bir ev buldum. Sokağa bırakılan eski mobilyaları parça parça topladım. Bazı Alman komşular da eski perdelerini, dolap ve masalarını bana verdiler. Ev oturacak hâle gelince eşimi ve iki çocuğumu getirdim.    Çoğumuz eski madenci evlerinde kalıyor, sobada kömür yakıyorduk. Evlerin bahçeleri genişti. Herkes bahçesinde sebze yetiştiriyor, kümeste tavuk besliyordu. Biz hafta sonları bahçede mangal yakıyor, et ve sucuk kızartıyor, Alman komşularımızı da yemeğe davet ediyorduk. Sokağımızdaki Alman Oma’lar *(nineler)* çocuklarımın Almanca öğrenmesine çok yardımcı oldular. O zamanlar kimse entegrasyondan söz etmiyor, bize “Almanca öğrenin!” demiyordu.      “Senin çocukların da benim çalıştığım Hauptschule’ye (ortaokul) gelmişlerdi,” diye araya girdim. “O zamanlar herkes aile birleşimi kapsamında on altı yaşından küçük çocuklarını getirebiliyordu. Bu çocuklar hazırlık sınıflarında Almanca öğreniyorlardı,” dedim.    Derin bir ah çekti.      “Türkiye’de kalmış olsaydık, çocuklarımı okutmak için elimden geleni yapardım. Çocuklarım Hauptschule’de biraz Almanca öğrendiler. Sonra okulu bitirmeden, çıkış belgesiyle okuldan ayrıldılar. Onları maden ocağımızda çırak olarak işe başlattım. İki yıllık meslek eğitiminin ardından çalışmaya başladılar. Maaşlarımızı biriktirip Türkiye’de bir dükkân ve büyük bir tarla satın aldık.“      Para kazanmak için hafta sonları mesai yapıyor, işten çıktıktan sonra eşimle birlikte temizlik işlerine gidiyordum. O yıllarda bizden kimse boş durmuyor, sosyal yardım almıyordu.      Yatırımlarımızı hep Türkiye’ye yapıyorduk. Bir gün memlekete dönüp kimseye muhtaç olmadan yaşayacaktık. Bu hepimizin ortak hayaliydi. Yıllar sonra burada kalıcı olduğumuzu anladık. Almanya bizim ikinci vatanımız olmuştu.      Biz, savaş sonrasında harabeye dönmüş Almanya’nın kalkınmasına emek vermiş, kimsenin yapmak istemediği ağır ve zor işlerde düşük ücretle çalışmıştık ama Almanya da bizim karnımızı doyurmuştu. Hepimiz, ‘Allah Almanlardan razı olsun,’ diyorduk. Almanya’ya göç nedeniyle birçok aile parçalanmış ama birçoğu da Türkiye’de evlenerek eşlerini Almanya’ya getirmişti.      Atalarımız, ‘Doğduğun yere değil, doyduğun yere bak,’ demişlerdi.      “Bizim kuşaktan arkadaşların çoğu öldü, kimisi bedensel engelli, bazıları da benim gibi hastalıklarla boğuşuyor. Keşke hafta sonları mesai yapmayıp dinlenseydim. Canımın kıymetini bilseydim.”      Bunları söylerken gözlerinden yaşlar süzüldü      Bastonuna dayanarak ayağa kalktı. Elini omzuma koydu:      “Bizden bu kadar… Biz görevimizi yaptık. Şimdi sıra sizde. Almanya’yı size bırakıyoruz. Almanlarla daima iyi geçinin, dost kalın!” dedi.      Kucaklaştık. Belki de onu son görüşümdü.    Hasan Amca bir emek kahramanıydı. O, ailesinin geleceği için kendini feda eden yüz binlerce insandan yalnızca biriydi. Onların öyküleri unutulmamalıydı.    Hasan Amca’nın sözleri hepimize bir çağrıydı:      “Daima dost kalın!”       Bahattin GEMİCİ      
Hasan Amca’yla Herten’deki bir Türk çayevinde karşılaştım. Bastonuna dayanmış çayını içiyordu. Saçı sakalı ağarmış, beli bükülmüştü. Yılların yorgunluğu üzerine çökmüştü. İkide bir öksürüyordu.

Bahattin Gemici-“Bu maden ocağı bizi yedi bitirdi,” diye söylendi. “Ciğerlerimiz kömür tozu soludu.”

 

   Garsona seslenip bir çay söyledi.

 

   “Nerelerdesin? Epeydir görüşemedik,” dedim.

 

   “Memleketten çocuklarımı, torunlarımı görmek için geldim. Sağlık kontrollerimi de yaptırıyorum. Bir iki hafta sonra döneceğim.”

 

   “Gelmişken biraz kal,” dedim. “Almanya’yı özlemişsindir.”

 

   “Artık yeter!ˮ dedi. “Burada yeterince çalıştım. Bundan sonra Zonguldak’ta yaşayacağım. Eş dost çok, arkadaşlarım var. Birlikte sohbet ediyor, güzel vakit geçiriyoruz.”

 

   Hasan Amca ilk kuşak işçilerdendi. Onun anılarını dinlemek istedim.

 

   “Yaşadıklarını anlatır mısın?ˮ dedim

 

   Derin bir ah çekti. Geçmiş yıllar gözünün önünden bir film şeridi gibi akıp geçti.

 

   “Hangi birini anlatayım?”

 

   “En başından başla!ˮ

 

   Çayından bir yudum aldı. Öksürdü.

 

   “Yol yordam bilmeden, dil bilmeden geldik bu ellere. Memlekette iş yoktu. Çoluk çocuk bizden ekmek bekliyordu,” diye söze başladı.

 

   “Altmışlı yıllarda Almanya işçi almaya başlamıştı. Şansımı deneyecektim. Alman markının değeri yüksekti. İş neredeyse biz oraya gidecektik. Evraklarımı hazırlayıp İş ve İşçi Bulma Kurumuna yazıldım. Aylar sonra bir mektup geldi. Hemen İşçi Alım Merkezine gittim. Alman doktorlarının sağlık kontrolünden geçtim. Sağlam, güçlü kuvvetli insanları seçmişlerdi. Ben de onlar arasındaydım.

 

   Eve gidip bavulumu hazırladım. Eşim ve çocuklarımla vedalaşıp belirtilen günde İstanbul Sirkeci Garı’nda trene bindim. Ortalık ana baba günüydü. Tren acı, uzun uzun düdük çalarak hareket etti. O anda mendiller sallanmaya başladı. Ağlaşanlar vardı. İnsanlarını tanımadığımız, dilini bilmediğimiz yabancı bir ülkeye gidiyorduk.

 

   Önümüzde uzun bir yolculuk vardı. Trende, benimle aynı şehre gitmek isteyen arkadaşlarla tanıştım. Çoğumuz ilkokulu bitirmiş, köylerde ve küçük kasabalarda çiftçilik ya da çobanlık yapmıştık. Aramızda hiç okula gitmemiş olanlar da vardı. Daha önce madencilik yapmış olanlarımız ise çok azdı.

 

   Birçok ülkeden geçip Almanya topraklarına girdik. Gökyüzü gri bulutlarla kaplıydı. Etraf alabildiğine yeşil ve sisliydi. Evlerin çoğu iki katlıydı, çatılarının dik olması dikkatimizi çekmişti.

 

   Essen istasyonunda trenden indik. Şaşkın şaşkın etrafa bakıyorduk. Heyecanlıydık. Neyse ki Alman görevliler, Türkçe yazılmış bir pankartla bizi karşıladılar. Ellerindeki listeden isimlerimizi okudular. Yaklaşık elli kişiydik. Bir otobüse bindik. Kısa bir yolculuktan sonra büyük bir salona girdik.

 

   Ewald Maden Ocağı’nın müdürü bir konuşma yaptı. Bir çevirmen, müdürün konuşmasını Türkçe anlatıyordu. Müdür, ‘Almanya’ya hoş geldiniz. Bundan sonra birlikte çalışacağız. Hepinize afiyet olsun,’ deyince hepimiz alkışladık.

 

   Mutfaktan mis gibi pirzola kokuları geliyordu. Hepimiz kurt gibi acıkmıştık. İlk kez Alman ekmeği yiyecektik. Garsonlar servis yapmaya başladı. Büyük tabaklarda nar gibi kızarmış pirzolaların yanında patates ve sebzeler vardı.

 

   Tam yemeğe başlamıştık ki bir ses yükseldi:

 

   ‘Arkadaşlar, bu domuz eti! Sakın yemeyin!’

 

   O anda hepimiz çatal bıçakları bıraktık. Alman yetkililer şaşkınlık içindeydi.   

 

Bizim domuz eti yemediğimizi hesaba katmamışlardı.

 

   O akşam ekmek yiyerek karnımızı doyurduk. Ardından bizi kalacağımız işçi yurduna (Heim) götürdüler. Yatacağımız odaları gösterdiler.

 

   Ertesi sabah maden ocağına gittik. Başında sarı baret taşıyan işletme müdürü kısa bir konuşma yapıp ‘Glückauf - İyi şanslar!̕ dedi. Bunun bir madenci selamı olduğunu öğrendik. İki hafta eğitim gördükten sonra madene indik, kazma ve küreği elimize alıp işe başladık.

 

 Alman ustalar yanımıza geliyor, bir süre baktıktan sonra, ‘Türkisch Kollege, gut Kollege! (Türk arkadaş- İyi arkadaş!)’ deyip gidiyorlardı. Yüz ifadelerinden çalışmamızdan memnun olduklarını anlıyor, daha gayretli çalışıyorduk.

 

   Sonraki günlerde ‘Du kommen. Du gehen. Du arbeiten. Du schnell’ (Sen gel. Sen çalış. Sen git. Sen çabuk!) demeyi öğrendik. Alman işçilerle işaretle anlaşıyorduk. Bazen bize söylenen her sözü anlamadığımız hâlde ‘Ja, ja!- Evet, evet!’ diyorduk. Bu yüzden başımıza türlü işler geliyordu. Keşke bizi ilk aylarda işe değil de dil kurslarına gönderselerdi.

 

   İş sonrası Alman işçilerinin duşun altına çırılçıplak girmeleri bizi çok şaşırtmıştı. Biz de onlara uyduk. Başka türlü temizlenmek mümkün değildi.

 

   İlerleyen aylarda madende meydana gelen bir iş kazası hepimizi derin bir üzüntüye boğdu. Bir yurttaşımızın başına düşen taş, onun hayatına son verdi. Yabancı bir ülkede, ekmek parası uğruna hayatını kaybetmek çok acıydı. İki arkadaşımla birlikte cenazeyi Türkiye’ye götürerek ailesine teslim ettik.

 

   İşten çıkınca yurda, oradan işe gidiyorduk. Hafta sonları gruplar hâlinde çarşıya çıkıyorduk. Bir gün Recklinghausen çarşısında yalnız dolaşıyordum. Konuşacak bir insan bulamadım. Oradan geçen bir Türk’ü görünce ‘Hemşerim!’ deyip seslendim. Birbirimize sarıldık. O gün bugündür onunla arkadaşlığım devam ediyor.

 

   Birahanelerde Almanlar bize iyi davranıyor, karşılıklı bira ısmarlıyorduk. Karnavallara, eğlencelere katılıyor, dans ediyor, bu yolla arkadaşlıklar kuruyorduk. Yol ve adres sorduğumuz Almanlar bize yardımcı oluyordu. Bize “Gastarbeiter”, yani misafir işçi, diyorlardı. Bu tanıma şaşırıyor, “Hiç misafir çalışır mı?” deyip gülüyorduk.

 

   Kaldığımız yurtta yüze yakın işçiydik. Her odada dört yatak vardı. Buradaki yaşam  bize askerlik günlerimizi anımsatıyordu. Mutfağı ortak kullanıyorduk. Herkes sırayla ocağın başına geçiyor, yemeğini pişiriyordu. İlk haftalar çok acemilik çektik. Zamanla makarna, pilav, fasulye pişirmeyi öğrendik.

 

   O zamanlar henüz camiler yoktu. Yurdun boş bir odasına halı seriyor ve namazımızı orada kılıyorduk.

 

   Yatağa yattığımda üzerime bir yalnızlık çöküyordu. Karımı ve çocuklarımı düşünüyor, onları özlüyordum.ˮ

 

   Sözün burasında araya girdim:

 

   “Ben yıllar sonra sizin kaldığınız Roonstraße’deki işçi yurduna gitmiş, yurttaşlarımızla sohbet etmiştim. Bir arkadaş saz çalıyor, yanık türküler söylüyordu. Sigaralar yakılmış, bira ve rakı şişeleri açılmıştı. Herkes efkâr dağıtıyordu.”

 

   “Hatırlıyorum,” dedi. “Bizi bir toplantıya da davet etmiştin ama gelemedik. İşçi yurdunda hepimiz bir aile gibiydik. Sıla hasreti çekiyor, kendimizi türkülerle avutuyorduk. Bir an önce memlekete gitmek, sevdiklerimize kavuşmak istiyorduk. Günler, aylar bir türlü geçmek bilmiyordu. O zamanlar Türkiye’de hiçbirimizin evinde telefon yoktu. Herkes mektup yazar, gelecek cevabı dört gözle beklerdi. Ben  yatağa yatınca karımdan gelen mektupları defalarca okurdum. Çocuklarımın mektuba çizdikleri ellerinin resmine uzun uzun bakar, iç çekerdim.

 

   Üç vardiya çalışıyorduk. Bazıları uykuya dalarken diğerleri işe gidiyordu. Gürültüden doğru dürüst uyuyamıyorduk. Beş altı yıl dişimizi sıkacak, her türlü zorluğa katlanacaktık. Cefa çekmeden sefa sürülmezdi. Yeşil markları biriktirip memlekette ev, bağ bahçe alacaktık.

 

   Ay sonlarında maaşlarımızı alınca yüzümüz gülüyordu. Markların Türk lirası karşılığı epey yüksekti.

 

   Yirmili, otuzlu yaşlardaydık. Hafta sonları birahanelere takılır, bira ve Asbach içerdik. Bazı arkadaşlar Alman kızlarını tavlıyor, kazandıkları paraları onlarla harcıyorlardı. Tanıdığım birkaç kişi Türkiye’deki karısını, çocuklarını bırakıp Alman kadınlarla birlikte yaşamaya başlamıştı.

 

   Ben çoluk çocuğumu düşünüyor, her ay aileme para gönderiyordum. Karım yazdığı mektupta çocuklara ayakkabı ve yeni elbise aldığını söyleyince mutluluktan uçuyordum. Onların okuması, iyi bir meslek sahibi olmaları tek dileğimdi.

 

   Bir yıl çalıştıktan sonra takım elbise giyip kravat taktım. Bu, benim ilk uçak yolculuğumdu. Eve varınca dünyalar benim oldu. Evde bir çığlık koptu. Annem, babam, eşim, çocuklarım ve ben birbirimize sarıldık. Birbirimizi çok özlemiştik. Bavulu açıp hediyeleri birer birer dağıttım. Getirdiğim çikolatalar ve oyuncaklar çocuklarımı çok sevindirmişti.

 

   Hemen eve telefon bağlattım. Koltuk, buzdolabı, radyo ve teyp aldım. Bize gelen komşularımız eşyalarımıza bakıp, “Almanya’ya gittiniz de kendinizi kurtardınız!” derlerdi. Karım ve çocuklarım bana, “Bizi buralarda yalnız bırakma!” diye yalvarıyorlardı. Haklıydılar. Ne yapıp edip onları yanıma alacaktım.

 

   Biz Türkler için Almanya’da kiralık ev bulmak çok zordu. Güçlükle eski bir ev buldum. Sokağa bırakılan eski mobilyaları parça parça topladım. Bazı Alman komşular da eski perdelerini, dolap ve masalarını bana verdiler. Ev oturacak hâle gelince eşimi ve iki çocuğumu getirdim.
   Çoğumuz eski madenci evlerinde kalıyor, sobada kömür yakıyorduk. Evlerin bahçeleri genişti. Herkes bahçesinde sebze yetiştiriyor, kümeste tavuk besliyordu. Biz hafta sonları bahçede mangal yakıyor, et ve sucuk kızartıyor, Alman komşularımızı da yemeğe davet ediyorduk. Sokağımızdaki Alman Oma’lar
*(nineler)* çocuklarımın Almanca öğrenmesine çok yardımcı oldular. O zamanlar kimse entegrasyondan söz etmiyor, bize “Almanca öğrenin!” demiyordu.

 

   “Senin çocukların da benim çalıştığım Hauptschule’ye (ortaokul) gelmişlerdi,” diye araya girdim. “O zamanlar herkes aile birleşimi kapsamında on altı yaşından küçük çocuklarını getirebiliyordu. Bu çocuklar hazırlık sınıflarında Almanca öğreniyorlardı,” dedim.
   Derin bir ah çekti.

 

   “Türkiye’de kalmış olsaydık, çocuklarımı okutmak için elimden geleni yapardım. Çocuklarım Hauptschule’de biraz Almanca öğrendiler. Sonra okulu bitirmeden, çıkış belgesiyle okuldan ayrıldılar. Onları maden ocağımızda çırak olarak işe başlattım. İki yıllık meslek eğitiminin ardından çalışmaya başladılar. Maaşlarımızı biriktirip Türkiye’de bir dükkân ve büyük bir tarla satın aldık.“

 

   Para kazanmak için hafta sonları mesai yapıyor, işten çıktıktan sonra eşimle birlikte temizlik işlerine gidiyordum. O yıllarda bizden kimse boş durmuyor, sosyal yardım almıyordu.

 

   Yatırımlarımızı hep Türkiye’ye yapıyorduk. Bir gün memlekete dönüp kimseye muhtaç olmadan yaşayacaktık. Bu hepimizin ortak hayaliydi. Yıllar sonra burada kalıcı olduğumuzu anladık. Almanya bizim ikinci vatanımız olmuştu.

 

   Biz, savaş sonrasında harabeye dönmüş Almanya’nın kalkınmasına emek vermiş, kimsenin yapmak istemediği ağır ve zor işlerde düşük ücretle çalışmıştık ama Almanya da bizim karnımızı doyurmuştu. Hepimiz, ‘Allah Almanlardan razı olsun,’ diyorduk. Almanya’ya göç nedeniyle birçok aile parçalanmış ama birçoğu da Türkiye’de evlenerek eşlerini Almanya’ya getirmişti.

 

   Atalarımız, ‘Doğduğun yere değil, doyduğun yere bak,’ demişlerdi.

 

   “Bizim kuşaktan arkadaşların çoğu öldü, kimisi bedensel engelli, bazıları da benim gibi hastalıklarla boğuşuyor. Keşke hafta sonları mesai yapmayıp dinlenseydim. Canımın kıymetini bilseydim.”

 

   Bunları söylerken gözlerinden yaşlar süzüldü

 

   Bastonuna dayanarak ayağa kalktı. Elini omzuma koydu:

 

   “Bizden bu kadar… Biz görevimizi yaptık. Şimdi sıra sizde. Almanya’yı size bırakıyoruz. Almanlarla daima iyi geçinin, dost kalın!” dedi.

 

   Kucaklaştık. Belki de onu son görüşümdü.
   Hasan Amca bir emek kahramanıydı. O, ailesinin geleceği için kendini feda eden yüz binlerce insandan yalnızca biriydi. Onların öyküleri unutulmamalıydı.
   Hasan Amca’nın sözleri hepimize bir çağrıydı:

 

   “Daima dost kalın!”

 

    Bahattin GEMİCİ

 

 

 

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve lokalbakis.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.